Mardin, Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız düzlüğüne hakim bir tepede kurulu, adeta zamanın durduğu efsanevi bir şehirdir. Binlerce yıllık taş binaları, daracık merdivenli sokakları ve farklı inançların huzur içinde yankılanan sesleriyle Mardin, bir şehirden ziyade yaşayan bir tarih sahnesini andırır. Şehrin dokusu o kadar korunmuştur ki, merkezi komple bir "açık hava müzesi" statüsündedir. Şehrin görsel kimliğini oluşturan en temel unsur, bölgeye özgü sarı kalker taşından yapılmış, birbirinin manzarasını ve güneşini asla kapatmayan geleneksel Mardin Evleridir. Bu evlerin arasında uzanan ve "abbara" denilen tünelli geçitler, ziyaretçileri gizemli bir yolculuğa çıkarır. Şehrin silüetini taçlandıran Mardin Ulu Cami, Artuklu döneminden günümüze ulaşan zarif minaresiyle İslam sanatının en güzel örneklerinden biridir. Öte yandan, astronomi ve tıp eğitiminin verildiği Kasımiye ve Zinciriye Medreseleri, taş işçiliğinin adeta bir dantel gibi işlendiği avlularıyla hem bilimin hem de estetiğin buluşma noktalarıdır. Mardin’in ruhunu asıl derinleştiren unsur, "Dillerin ve Dinlerin Şehri" olmasıdır. Şehirde cami minareleri ile kilise çan kuleleri aynı gökyüzüne uzanır. Dünyanın en eski Süryani Ortodoks manastırlarından biri olan Deyrulzafaran Manastırı, binlerce yıllık güneş tapınağı kalıntıları üzerine inşa edilmiş yapısıyla inanç turizminin kalbidir. Midyat ilçesinde yer alan Mor Gabriel Manastırı da Süryani kültürünün görkemini yansıtan bir diğer abidevi yapıdır. Tarih meraklıları için ise şehrin biraz dışında kalan Dara Antik Kenti, devasa yer altı su sarnıçları ve kaya mezarlarıyla Roma İmparatorluğu'nun askeri ve mühendislik dehasını gözler önüne serer.