TÜRKİYE'DE GEZİLECEK YERLER
Instagram YouTube pinterest face

Alanya Müzesi - Antalya

Alanya Arkeoloji Müzesi, 1967 yılında ziyarete açılmıştır. Alanya Kalesi'ne çıkış yolunun başlangıç noktasında, kent merkezinde yer alan müzenin bahçe girişi Damlataş Caddesi üzerindedir. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Arşivi Müze, 2012 yılında tamamlanan yenileme çalışmaları kapsamında, Alanya ve çevresinin tarihini yansıtacak uygun bir kurgu ile yeniden tasarlanmıştır. Müzede Arkaik, Klasik, Roma ve Bizans dönemlerine ait bronz, mermer, pişmiş toprak, cam ve mozaik buluntular; sikke koleksiyonları ile Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait Türk-İslam eserleri sergilenir. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Arşivi Müzenin teşhir salonları Anadolu Uygarlıkları, Gemi ve Denizcilik Bölümü, Herakles Salonu, Alanya Kalesi Bölümü ve Sikke Bölümü gibi başlıklar altında düzenlenmiştir. Ana salonda yer alan vitrinlerin konu başlıkları ise Mitoloji, Antik Çağ'da Ticaret, Spor-Sağlık, Figürinler, Cam Eserler ve Takılar olarak belirlenmiştir. Alanya Müzesi’nin en ünlü eseri MS 2. yüzyıla tarihlendirilen, 52 santimetre yüksekliğindeki bronz (tunç) döküm Herakles Heykeli’dir. Herakles bir elinde asası ve kolunda aslan postu ile tasvir edilmiştir. Müzenin sembolü olan bu heykel, kendi adını taşıyan ayrı bir salonda sergilenmektedir. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Arşivi Müzede, Alanya çevresinde bulunarak sergilenen en eski tarihli eser ise MÖ 625 yılına ait Fenike dilinde bir taş yazıttır. Alaeddin Keykubad’ın unvanlarının bir arada verildiği yıldız şeklindeki çini de müzedeki nadide eserler arasındadır. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Arşivi Müze bahçesinde bulunan açık teşhirde Roma dönemi bezemeli sütun başlıkları, mezar taşları, ostotekler (kül kutuları), lahitler ve kitabeler yer alır. Ayrıca Roma döneminde zeytinyağı üretiminin nasıl olduğunu ve tarımda ne tür aletlerin kullanıldığı anlatan bir tarım köşesi bulunmaktadır.

Aspendos - Antalya

Aspendos Antik Kenti, sadece Anadolu’nun değil tüm Akdeniz dünyasının en iyi korunagelmiş Roma Dönemi tiyatrosuna sahip olmasıyla ünlüdür. Şehir, bölgenin en büyük nehirlerinden Köprüçay (Antik Eurymedon) yakınlarındaki bir tepenin düzlüğünde kurulmuştur. Akdeniz ile ulaşımını ve gelişmesini, yakınındaki nehre ve dolayısıyla çevresindeki bereketli topraklara borçlu olan Aspendos’ta bugün çoğunlukla tiyatro ve su kemerleri ziyaret edilmektedir. Şehre ait diğer yapıların kalıntıları ise tiyatronun yaslandığı tepenin düzlüğünde yer alır. Tarihçiler şehrin yakınlarında akan nehrin kenarında MÖ 467 yılında Yunanlılarla Persler arasında geçen ve Eurymedon Savaşı adıyla anılan savaşta Yunan tarafının kazandığından bahseder. Aspendos, Büyük İskender’e hileli yollarla direnme göstermeye çalışsa da sonuçta teslim olup, şehirde yetiştirilen ünlü atlar ve altın karşılığındaki vergi borcunu kabul etmişlerdir. İskender’in ölümünden sonra Ptolemaios egemenliğine giren şehrin en parlak dönemi şüphesiz, ünlü tiyatro ve su yollarının inşa edildiği Roma İmparatorluk dönemidir. Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Arşivi Aspendos Tiyatrosu gerek mimari özellikleri gerekse iyi korunagelmişliği ile Roma dönemi tiyatrolarının günümüzdeki en seçkin temsilcilerinden biridir. Tanrılara ve devrin imparatorlarına adanan yapı, Roma tiyatro mimarisinin ve yapım tekniğinin son çizgilerini sergiler. Devrinin görkemli yapılarından biri olan tiyatro, 15–20 bin kişi alabilmektedir. İmparator Marcus Aurelius döneminde (MS 161–180) Theodoros’un oğlu mimar Zenon tarafından inşa edilmiştir. Girişin iki anında yer alan Grekçe ve Latince yazıtlardan Curtius Crispinus ve Curtius Auspicatus adlı şehrin zengini iki kardeş tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Aspendos, Bizans ve Selçuklu dönemlerinde varlığını sürdüren şehirlerden biridir. Ünlü tiyatroda Selçuklu dönemi onarım izlerini, özellikle dış cephe ortasındaki anıtsal kapı eklentisinde ve cephesindeki koyu kırmızı zikzak desenli sıva kaplamada görmek mümkündür. Selçuklu sultanlarının konakladıkları ve kervansaray olarak düzenlendiği düşünülen sahne binasının günümüze dek sağlam kalabilmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu Selçuklu onarım ve korumacılığına bağlanmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk de 1930 yılında burayı ziyaret etmiş, onarılıp yeniden kullanılması için talimat vermiştir. Tanıtma Genel Müdürlüğü Arşivi, Gülcan Acar Tiyatronun yaslandığı, yer yer sur duvarları ile çevrili tepenin üzerinde ise şehir merkezinin önemli yapıları olan agora, bazilika, anıtsal çeşme, meclis binası, anıtsal tak, cadde ve Helenistik tapınak gibi görülmesi gereken kalıntılar bulunmaktadır. Tiyatronun yanı sıra ören yerinde ziyaret edilebilir en önemli diğer kalıntı ise su kemerleridir. Aspendos su yolu sistemi antik su yollarının günümüze dek korunagelmiş en iyi örneklerinden biridir. Genel görünümü, yaklaşık 1 kilometre uzunluğunda ve kuzey-güney konumlu olan kemerli köprünün her iki ucundaki su basınç kuleleri oluşturmaktadır. Şehrin suyu tepede yer yer görülebilen ana kayaya oyulmuş, armut şekilli sarnıçlarda toplanırken, MS 2. ve 3. yüzyıllarda tüm yapılarla beraber su yolu sistemi de geliştirilerek suyun daha düzenli elde edilmesi başarılmıştır. Tanıtma Genel Müdürlüğü Arşivi, Gülcan Acar Böylesine ufak ölçekte bir kentin tüm Akdeniz dünyasının en geçerli parasını basması ve anıtsal yapılarla donatılması, ekonomisindeki rahatlıkla açıklanmaktadır. Şehrin ekonomisini ayakta tutan en önemli ihraç ürünü, bugün de kurutulup pamuk tarımında kullanılan, yakınlarındaki Kapria Gölü'nden elde edilen tuzdur. Diğer ihraç ürünleriyle beraber ulaşıma elverişli nehir aracılığıyla Akdeniz pazarlarına gönderilen tuz, şehrin en önemli gelir kaynağı olmuştur. Ayrıca bağcılık ve buna bağlı olarak şarapçılık, zeytin ve zeytinyağı ile tahıl ürünleri ve yaş meyve, şehrin tarıma dayalı diğer ihraç ürünleridir. Tarihçiler Aspendos’ta yetiştirilen atların, tüm Yakındoğu ve Akdeniz dünyasının en aranır atları olduğunu yazmaktadırlar.

Patara Antik Kenti - Antalya

Patara Antik Kenti, Fethiye-Kalkan arasında, bugünkü Gelemiş köyünde yer almaktadır. Likya'nın en önemli ve en eski şehirlerinden biridir. Xanthos Vadisi'nde denize açılabilecek tek yer olması nedeniyle tarih boyunca önemli bir kent olma özelliğini her çağda devam ettirmiştir. Kentin adı, MÖ 13. yüzyıla ait Hitit metinlerinde Patar olarak geçer. Likya dilindeki yazıt ve sikkelerde ise Patara olarak görülür. Kentin tarihi, Demir Çağı öncesine kadar uzanmaktadır. Tanıtma Genel Müdürlüğü Arşivi Patara, MÖ 3. yüzyılda Ptolemaios egemenliğine girerek Likya'nın önder kenti durumuna gelmiştir. MÖ 2. yüzyılın başında Likya'nın Seleukos Krallığı tarafından kontrol edilmeye başlamasıyla Patara, Likya'nın başkenti gibi kabul görmüştür. Bu durum Patara'nın Roma'ya karşı özerkliğini ve Rhodos'a karşı bağımsızlığını kazandığı MÖ 167-168 yılında resmileşmiş ve Patara Likya Birliği'nin başkenti olmuştur. Başkentte Helenistik dönemde inşa edilen meclis binası ve tiyatro gibi anıtsal yapılar, bu tarihsel süreçle paralellik gösterirler. Roma egemenliğine geçtikten sonra da önemini yitirmeyen Patara, Roma valiliklerinin adli işlerini gördüğü bir merkez olmasının yanında Roma'nın doğu eyaletleriyle bağlantı kurduğu bir deniz üssü olarak da önemini korumuştur. MS 43 yılında Likya, Roma eyaleti olurken; MS 74'te ise Likya ile Pamphylia birleştirilerek tek eyalet haline getirilmiştir. Patara'nın başkentliği bu süreçte de devam etmiştir. Tanıtma Genel Müdürlüğü Arşivi Tanrı Apollon’un doğduğu yer ve “kehanet merkezi” olarak ün yapmış olan Patara, aynı zamanda Anadolu'dan Roma'ya nakledilen tahılların depolandığı ve saklandığı bir limandır. Bizans döneminde önemini devam ettiren kent, Hıristiyanlar için de önemli bir merkez olmuştur. "Noel Baba" olarak anılan Aziz Nicholaos Pataralıdır. Ayrıca Aziz Paul, Roma'ya gitmek için Patara'dan gemiye binmiştir. İmparator Konstantin'in başkanlık ettiği MS 325 yılındaki İznik Konsülü'nde Likya'nın tek imza yetkilisi olan Piskopos Eudemos'un Patara Piskoposu oluşu, kentin bu devirde de gözde olduğunun kanıtıdır. Orta Çağ boyunca önemini sürdüren Patara, Türklerin gelmesiyle de önemli bir merkez olarak günümüze ulaşmıştır. Tanıtma Genel Müdürlüğü Arşivi Kentte 1988 yılından beri kazılar sürdürülmektedir. Günümüzde antik kentin kalıntılarının yer aldığı ören yerine giriş, görkemli ve çok iyi korunmuş Roma Zafer Takı'ndan (Kent Kapısı) yapılmaktadır. MS 100 yıllarında bölge valisi adına inşa edildiği, kitabelerinden anlaşılmaktadır. Kapının batısındaki tepenin yamaçlarında, Likya tipi lahitlerin bulunduğu mezarlık alanı uzanmaktadır. Kentin en güney ucunda Kurşunlu Tepe'ye yaslanmış olan tiyatronun bir deprem sonrası zarar gördüğü ve MS 147 yılında yeniden inşa edildiği yazıtlardan anlaşılmaktadır. Tiyatronun kuzeyinde Likya Birliği'nin toplantılarına da ev sahipliği yapmış olan meclis binası yer alır. Meclis binasının batısında, Roma İmparatoru Nero tarafından yaptırılan ve bugün yeniden ayağa kaldırılmış olan, dünyanın en eski deniz feneri bulunur. Osmanlı döneminden kalma, aynı zamanda postane olarak da kullanılan Anadolu’nun ilk telsiz telgraf istasyonunu da yine Patara’dadır. Tanıtma Genel Müdürlüğü Arşivi Tiyatronun yaslandığı Kurşunlu Tepe şehrin genel görünümünün seyredildiği en güzel köşedir. Buradan şehrin diğer kalıntıları, Vespasian Hamamı, Korinth Tapınağı, ana cadde, liman ve tahıl ambarı rahatlıkla izlenebilir. Tepenin kuzeybatısındaki bataklığın arkasındaki tahıl ambarı (granarium), Patara'nın günümüze ulaşmış önemli anıtsal yapılarından biri olup, İmparator Hadrian ve eşi Sabina tarafından MS 2. yüzyılda yaptırılmıştır. Şehrin suyu ise yaklaşık yirmi kilometre kuzeydoğusunda bulunan Kızıltepe yamacındaki kayalıktan getirilmiştir. Kaynakla şehir arasında, Fırnaz iskelesinin kuzeyinde yer alan ve Delik Kemer olarak adlandırılan bölüm ise su yollarının en anıtsal bölümüdür. Tanıtma Genel Müdürlüğü Arşivi Patara Antik Kenti’nin hemen yanı başında on iki kilometrelik muhteşem Patara Plajı bulunmaktadır. Burası, Akdeniz kaplumbağaları Caretta carettaların milyonlarca yıldır yumurta bırakıp yavruladıkları ender sahillerden biridir. Tanıtma Genel Müdürlüğü Arşivi Patara, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne önerilen “Likya Uygarlığı Antik Kentleri” (2009) arasında yer almaktadır.

Limyra Antik Kenti - Antalya

Antalya’nın Finike ilçesine bağlı Saklısu’da yer alan Limyra Antik Kenti, Toçak Dağı’nın güney eteklerinde genellikle erken dönem yapıların yer aldığı akropol ile onun hemen güneyinde, karayolu ile ayrılan düzlükte Roma ve Bizans dönemi surları içinde kalan alanı kapsamaktadır. Limyra’nın adı Likçe yazıtlarda “Zemuri” olarak geçmektedir. Bu da şehrin en azından MÖ 5. yüzyıldan itibaren yerleşim gördüğünün kanıtıdır. Şehrin en aktif dönemi, MÖ 4. yüzyılın ilk yarısında Likya Kralı Perikle zamanıdır ki bu dönemde Limyra, Likya’nın başkenti durumundadır. Bölge ile ilgili tarihi kayıtlardan; Perikle’nin Likya Birliği’ni oluşturmak ve egemenlik sahasını genişletmek için uğraştığı yıllarda Pers hâkimiyetinin söz konusu olduğu; ancak bu hâkimiyetin sadece sözde kalarak diğer şehirler gibi Limyra’nın da büyük bir serbesti içinde kaldığı anlaşılmaktadır. TGA Perikle döneminden sonraki parlak devrini MS 2. ve 3. yüzyıllarda yeniden yaşayan Limyra, zaman zaman depremler yüzünden zarar görse de yeniden inşa edilmiştir. Bizans egemenliği sırasında piskoposluk merkezi olan şehir, 8. ve 9. yüzyıllarda Arap akınları sonrasında terk edilmiştir. Kentte gerçekleştirilen kazılar sonucunda ortaya çıkan, değişik dönemlere ait buluntular hem bölge tarihini aydınlatmış hem de Antalya Müzesi’ne çok önemli eserler kazandırmıştır. Antik kentin en kuzeyinde yer alan akropol, kuzeyde bir iç kale ile aşağı kaleden oluşmaktadır. Aşağı kalede, sur, sarnıçlar, Bizans kilisesi ve Perikle Heroonu yer alır. MÖ 4. yüzyıla tarihlenen Kral Perikle’ye ait anıt mezarın mimarisi Xanthos’taki Nereidler Anıtı’na benzemektedir ve önemli parçaları Antalya Müzesi’nde sergilenmektedir. Limyra, Likya Bölgesinin en çok kaya mezarına sahip kentlerinden biridir. Antik kentte dört yüzü aşkın kaya mezarı yer almakta ve çoğu mezar Likya dilinde yazılmış kitabeleriyle ismen bilinmektedir. Akropolün düzlüğe ulaştığı yerde Turunçova-Kumluca karayolunun hemen kenarında, orijinali Helenistik döneme ait olan ve MS 141 yılında büyük bir onarım geçiren tiyatro binası yer alır. Karayolunun güneyi; Limyros Çayı ile doğu ve batı olmak üzere bölünmüş iki ayrı ada halindedir. Limyros’un batısındaki Erken Bizans Dönemi suru içindeki alan, doğudakine göre daha eski kalıntılar içermektedir. Surun güney duvarı içerisinde ise “Ptolemaion” adlı bir yapı ortaya çıkarılmıştır. Helenistik Dönemde yapılan bu anıt ve ona ait Antalya Müzesi’nde sergilenen plastik eserler, Limyra kazılarının son yıllarda ele geçmiş en önemli buluntularıdır. Bu alanda yer alan bir diğer önemli yapı da İmparator Augustus’un manevi oğlu Gaius Caesar’ın MS 4 yılında yapılmış olan anıtsal mezarıdır. Bu anıt, Gaius Caesar’ın Kudüs’ten Roma’ya dönerken Limyra’da ölmesi nedeni ile inşa edilmiştir. Cenaze veya içinde küllerin bulunduğu urne mezar Roma’ya götürülmüş ve onun anısına içinde naaşı olmayan anıtsal bir mezar yapılmıştır. Anıt, mimarisinin yanında onu çevreleyen mermer kabartmaları ile de ünlüdür ki bunlardan Antalya Müzesi’nde sergilenen yüksek kabartma, Augustus Dönemi realizmini sahnelemesi açısından mükemmel niteliktedir. Limyra, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne önerilen “Likya Uygarlığı Antik Kentleri” (2009) arasında yer almaktadır


spkurtulportali@ktb.gov.tr
05310803645